 |
ÜSTAD BEDiÜZZAMAN HAZRETLERiNiN KISACA TARiHÇE-i HAYATI ÜSTAD İSTANBUL’A GELİYOR
Daha sonra, Osmanlı saltanatının ‘pây-i tahtına’, yani İstanbul’a gelmeye karar veren Üstad Bediuzzaman’ın İstanbul’a gelişi, bir gazetede (Ahmed Ramiz bey imzasiyle) su manşetle verilmiştir: “sarkın yalçın kayalıklarından bir ateşpare-i zekâ, İstanbul afakında tulu’ etti!…”, “İstanbul’a yerleşen Üstad, ikametgâhına söyle, bir levha asar: “burada her müşkil halledilir, her suâle cevap verilir; fakat suâl sorulmaz!”. Böylece, bir kısım ulema’da bulunması muhtemel ‘enâniyet-i ilmîyeyi’ yıkmayı, yaşa ve şöhrete köle olunulmamasını sağlamayı amaçlar. Tabîî ki, ! kafileler hâlinde ‘münazara’ ve mübâhese için gelen bütün ulemâ, ya ikna veya ilzam olarak geri dönüyor, Üstad’ın, gerçekten de ‘Bediuzzaman’ olduğunu itiraf etmek mecburiyetinde kalıyordu… Bir ara İstanbul’a gelmiş bulunan Cami’ul-Ezher’in ünlü reisi (rektörü) Şeyh Bâhid Efendiyi de, Üstad’la görüştürmeye ve münazaraya ikna eden İstanbul uleması, Üstadın ilzam edilmesi maksadiyle bu ortamın oluşturulmasına çalışır; ve nihayet bir namaz vakti Ayasofya Camiinden çıkıp oturdukları bir çayhanede bu fırsat doğar. Ve Şeyh Bâhid Efendi, Üstad’ın umman gibi bilinen ilmini değil, siyâsî ve içtimaî malumatini, vukufiyetinî ve istikbâle ait görüşlerini öğrenmek maksadiyle; “Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsun? Gelecekleri hakkında fikriniz-görüşünüz nedir?” der. Üstad Bediuzzaman da, hiç düşünmeden: “Avrupa bir İslâm devletine hâmiledir; günün birinde onu doğuracak. Osmanlılar da Avrupa’ya hâmile’dir; günün birinde o da, onu doğuracaktır…” cevabını verir. Bunun üzerine Şeyh Bâhid efendi; “bu gençle münazara edilmez! Ben de ayni kanaatteydim, fakat, bu kadar veciz ve beligâne bir tarz’da ifade etmek, ancak Bediüzzamana hasdır!” demiş ve çok büyük takdirlerini bildirmiştir. Ki; merhum Üstadın: bildirdiği gibi… Osmanlılar Avrupai Lâik Türkiye’yi doğurmuş, Avrupa ise, hâmile olduğu İslâm’a dönüş sancısını bu günlerde çekmeğe başlamıştır, inşaAllâh…
31-MART OLAYI ÜZERİNE
Nihayet, ma’lûm ve meşhur 31-Mart hâdisesi meydana gelir. Bu vesile edilerek, bütün İslâmi çevreler büyük bir baskı ve terör altına alınır. Şeriat istedikleri iddiâsiyle yargılanan 15 meşhur hoca ve ileri gelen daha başka Müslümanlar, ittihatçı komiteciler tarafından idam edilir. ‘Divan-i Harb-i Örfi’ mahkemesinin açık bahçesinde, darağacında sallanan bu mazlumların görüleceği bir yerde, psikolojik yönden ürkütmek amacıyla, Üstad Bediuzzaman dahi ayni suçtan(?) dolayı muhakeme edilir ve mahkeme reisi meşhur zâlim ve cânî Hurşit Paşa tarafından: “Sende mi şeriat istemişsin?” suâli sorulur; ve darağacında sallanan mazlumlara işâreten dikkati çekilir, böylece, akıllarınca gözdağı verilir. Üstad ise, gerçekten tarihde benzeri az görülen bir şehâmet ve cesaretle: “Evet;.. Şeriâtın bir hakikatına, bin ruhum olsa, hepsini feda etmeye hazırım. Zira şeriat, sebeb-i sâadet ve adâlet-i mahz ve fazilettir…” diye cevap verir; ve, olayın provakasyon yönüne dikkat çekip, idam edilenlerin mazlum olduğunu, ittihatçıların perde altındaki oyunlarına işaret ederek “…Fakat, ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!” der ve kahramanca bir savunma yaparak, her an için ‘idama’ hazır olduğunu mahkemeye bildirir… Fakat; ilâhî takdir, idam edilmesine imkân vermez; Üstad’ın muhakeme edildiği binanın etrafının ve çevre yolların, onbinlerce şarklı Müslümanlar tarafından çevrilmiş olması, Üstad’ın lehine ve mahkeme aleyhine büyük tezahüratların yapılması, ayrıca Üstad’in pervasız savunması, gibi faktörler mahkeme heyetini ürkütmüş, ‘idam’ kararı yerine ‘berâet’ kararı verilmiştir. Kendisinden teşekkür bekleyen mahkeme heyetinin, yüzüne bakmadan mahkeme salonunda; “Zalimler için yaşasın Cehennem!. -Zalimler için yaşasın Cehennem!..” diye diye ilerleyen ve kendini dışarıda bekleyen muazzam kalabalık tarafından büyük bir coşku ile karşılanan Üstad Bediuzzaman Hz.leri, Beyazıt’tan Sultanahmed’e kadar halkla birlikte yürüyüş yapmış ve “Zalimler için yaşasın Cehennem!..” demeye yürüyüş boyunca devam etmiştir… |
|