Ahmed Nazifin Bir Fikrasidir:

Kıymetli Üstadım! Yüksek şahsiyetinizin aczi ve fakrı içinde inâyet-i Rabbaniye ve rahmet-i İlâhiye ile Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'cazlarını güneşin parlak ve keskin şuaları gibi kalblerimize nüfuz ettiren ve hakaik-ı dîniye ve îmaniyenin, dalâlete yüz tutan zaif ve

A A A A
Gönderen Konu: Ahmed Nazifin Bir Fikrasidir:  (Okunma sayısı 59 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

    nur_gul

  • Admin ( Yönetim )
  • Mesaj: 5463
  • Konu: 933
  • Ver.Tşk : 465
  • Al.Tşk : 562
  • konusmak ihtiyac olabailir;ama susmak bir sanattir
  • Çevrimiçi
Ahmed Nazifin Bir Fikrasidir:
« : 23 Mayıs 2010, 01:14:43 »

Ahmed Nazifin Bir Fikrasidir:
Kıymetli Üstadım! Yüksek şahsiyetinizin aczi ve fakrı içinde inâyet-i Rabbaniye ve rahmet-i İlâhiye ile Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'cazlarını güneşin parlak ve keskin şuaları gibi kalblerimize nüfuz ettiren ve hakaik-ı dîniye ve îmaniyenin, dalâlete yüz tutan zaif ve âciz mü'minlerin halâsı ve selâmeti ve hidayete çıkarılmasına hâdim ve kudsî Risale-i Nur'un, elbette bir hâdî ve bu zamanın muhtaç bulunduğu bir sâhib-i zuhûr nâmını taşıyacağı şübhesizdir.

Binaenaleyh hem Kur'an'ın tercümanı ve dellâlı ve hem de bu Risale-i Nur'un müellif ve hâdim-i yegânesi bulunmanız, hem de âciz ve fakir bir nefer iken, manevî hizmetinizle müşiriyet derece-i âliyesine terfi ve tefeyyüze istihkak kesbetmiş bulunmanızdır ki; Âlîm-i Mutlak, Hakîm-i Mutlak, Kâdir-i Mutlak olan Zülcelâl Hazretleri, bu kudsî vazife-i âliyeyi, kıymetsiz gördüğünüz, çok kıymetli ve faziletli ve feyizli ve âlî derecelerde yüksek bir dellâla tevdi ve nasib ve bilhassa me'mur etmiştir. (Hâzâ min fadli rabbî)

Biz âciz ve âsi ve günahkâr hizmetkârlarınızı dahi lûtuf ve keremiyle irşada ve hidayete siz Üstadımızı rehber ve mürşid ve vasıta buyurmuştur ki; ebedî minnet ve şükranlarımızı edadan âciz bulunuyoruz.

İşte Üstadım, çok kıymetli arkadaşımız ve hizmet-i Kur'aniyede kıymetli refikimiz ve şerikimiz Küçük Hüsrev ve Mehmed Feyzi'nin mektubundan, başka yerde ve mahalde mevsimsiz olduğunu idrak ederek, bu hakikî kelimeyi ve mübarek ism-i şerifi Risale-i Nur'a dahi henüz zâhiren takmak haddim değildir ve istimalinden hazer ediyorum. Çünki Üstadımın izin ve müsaadesi olmadıkça, bu gibi lâkabların kıymeti olamaz. Ancak Risale-i Nur'dan aldığım ilham üzerine, muhitimizde birinciliği ihraz eden bir kardeşimiz olan Feyzi'nin mektubunda bahsedilmesi, sırf hüsn-ü niyet ve fart-ı merbutiyet ve sadâkattan ve ihlastan doğmuştur.

Bu izharın hatâsından hâdis olan meşguliyetinize sebebiyet verdiğimden çok müteessir oldum.. af buyurunuz. İkaz ve irşad edici nimet ve himmet, itabınızla af buyurulmasını ve Risale-i Nur'un mânevî tokatlarından muhafaza edilmekliğimizi kemal-i hulûsla istirham eylerim.

Aziz ve kıymetli Üstadım! Cenab-ı Hakk'ın lûtuf ve keremiyle ve hadsiz ihsanatıyle, intisaben hizmet-i kudsiyesinde bulunduğum Risale-i Nur'un maddî ve manevî pek çok kerametlerini ve bereketlerini aynelyakîn görmüş ve lezzetini tatmış olan bu âciz hizmetkârınızın noksanlarını hüsn-ü niyete ve hulûs-u kalbine bağışlamanızı rica ederken, bu mübarek Risale-i Nur'un pek çok kerametlerinden birkaçını arzediyorum.

Şöyle ki:

Risale-i Nur tercümanı ve müellif ve sahibi bulunan zât, bin üçyüz yirmidört (1324) ve yirmibeş (25) rumî senelerinde, İstanbul'da iştiharla "Bediüzzaman" nâmı ve lâkabı altında matbuatın sitayişle neşriyatından mütehassis olarak, o zaman onyedi yaşımda bulunduğum ve çok cahil ve çocukluk devresinde iken, bu mübarek isim kalbimde yer tutmuş. Ve bu kalbî muhabbet hürmeti için olacak ki; bin üçyüz yirmialtı (1326) senesinde Hazret-i Üstad'ın, "Bediüzzaman Said-i Kürdî" lâkabı altında Karadeniz seyahatında iki hizmetkârı ile İnebolu'yu ziyaret ederek, o zaman İnebolu'nun meşhur ulemasından Hacı Ziya ve diğer ulema arasında vapura teşyi edildiği sırada tesadüfen çarşıda karşılaştığım ve çok derin muhabbet hissiyle bu mübarek zâta selâm durarak mütebessim ve nuranî sîmalarıyle ve keskin nazarlarıyle selamlarına ve manevî nazarlarıyle iltifatlarına mazhar olduğum günden beri artan muhabbet ve alâkamı, otuz senelik hâtırımdan kat'iyen silinmediğini aynelyakîn görüyordum.

Tahminen ve takriben altı sene evvel bir gazete sütununda, Isparta'da halkın fazla alâka göstermesinden, din ve îman telkin etmesinden ürken ehl-i dünya tarafından tevkif edildiğini teessürle okumuştum. Otuz senelik uzun bir zaman içinde bir def'a böyle acı haber aldığım halde, âkibetinden kat'iyyen başka bir malûmat edinememiştim.

On seneden beri Cenâb-ı Rabb-ül Âlemîn Hazretlerinden niyazımda, daima beş vakit dualarımda, "Ya Rab! Bana bir mürşid-i kâmil ihsan buyur" niyazında iken, bundan üç sene evvel yani hicrî bin üçyüz elliyedi (1357) ve milâdî bin dokuzyüz otuzsekiz (1938) senesinde, İnebolu'da bir kahvede, Kastamonu'lu bir zavallı sarhoşun sitayişle bahsettiği bir zâtın Kastamonu'da mevcudiyeti ve menfî olarak bulunduğunu işittim. Dikkat ettim ve tahkik ve tamik ettim. Anladım ki; otuz senedir kalbimde saklı olarak taşıdığım o zamanki Said-i Kürdî olduğunu hayretle öğrendim. Ve kalbimdeki sevgi günler geçtikçe ateşlendiğini hissettiğimden, her tehlikeyi göze alarak ziyaret edip, mübarek ellerini öpmek lâzım ve şart olduğunu bildim. Ve ziyaretimde, Eski Said'in ism-i mübarekleri Bediüzzaman Said Nursî ve Risale-i Nur'un müellifi ve sahibi olarak buldum. Kemâl-i aşk ve ihlâs ile sarıldım. Ve benim yegane mürşidim ve rehberim ve büyük üstadım o Risale-i Nur'dur dedim. Ve bana bu hadsiz ihsanatı hidayet ve inayet buyuran Cenab-ı Hakk'a, Kur'an-ı Hakîm'in harfleri adedince şükrederek Elhamdülillâh.. Hâzâ min fadli rabbî dedim. (Hâşiye)

Risale-i Nur'a intisab etmezden evvel, maddî ve dünyevî her işlerimizde ve ticarethanemizin kazançlarında ve şahsî ve hususî işlerimizde, Risale-i Nur'a intisabdan sonraki hârikulâde farkları ve bereketleri görmekle beraber; en büyük bir ticaret ve mes'ud bir zenginin müferrah ve serbestliğinden daha fazla ferah ve sürur ve serbest ve yaşayış tarzında sıhhat ve âfiyetle -Elhamdülillah- mes'udane imrar-ı hayat eylemekte olduğumuzu ve Risale-i Nur'un kudsî lütuf ve kerametlerine medyun bulunduğumuzu itiraf ve tasdik ederiz.


En sevdiğiniz ilahileri, klipleri, ezgileri, türküleri dinleyebilirsiniz. Media Merkezimize aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz ( NuR GüL )  

Üye olmadığınız için burdaki resmi veya linki göremiyorsunuz . . . Lütfen Üye Olun veya Üye Girişi Yapın

    nur_gul

  • Admin ( Yönetim )
  • Mesaj: 5463
  • Konu: 933
  • Ver.Tşk : 465
  • Al.Tşk : 562
  • konusmak ihtiyac olabailir;ama susmak bir sanattir
  • Çevrimiçi
Ahmed Nazifin Bir Fikrasidir:
« Yanıtla #1 : 23 Mayıs 2010, 01:15:21 »

Ahmed Nazifin Bir Fikrasidir:
(Hâşiye): Evet bazı ehl-i velâyetin ileride talebesi olacak zâtlar, daha dünyaya gelmeden, hiss-i kablelvukuun inkişafıyla kerametkârane keşfettikleri gibi; Risale-i Nur'un talebelerinin mühimlerinden birkaç zât dahi, çok zaman evvel, bir hiss-i kablelvuku' ile, ileride Said ile alâkadar bir surette bir Nur'a hizmet edeceğini hissetmişler. İşte, onların birisi de Nazif'dir.

Üstad Hazretlerinin me'zuniyet-i hususiyesiyle, Risale-i Nur namına neşriyat ve hakaik-i îmaniye noktasında, bilhassa ibadet ve namaz hakkında şahsımın câhil ve âciz, nâkıs, iktidarsız vaziyetim ile vâki' olan ve olacak bulunan telkinat-ı diniyedeki kuvvetli ikna' ve müessir hitabelerin âsâr-ı fiiliyesini aynen müşâhede ettiğimi; üstadım Risale-i Nur namına kemâl-i fahirle, bir çok namazsız müslümanları -Elhamdülillah- namaza ve Camilere devama muvaffak bulunmak gibi kudsî hizmetlerin âsâr-ı fiiliyesinden, Risale-i Nur'un büyük hârika kerâmetinden tulû' ettiğini ve etmekte olduğunu tasdik ederiz.

Bu içinde bulunduğumuz Alman ve İngiliz harbinin bidayetinden, devamı müddetince, hadsiz zındıka ve münafıkların hiç yoktan sebebsiz olarak, şahsıma bir isnâdat olsun için, gerek münevver fikirli âlim ve gerekse cahil mülhid hemen hemen birkaç dostlarım müstesna, memleket halkı kudsî hizmetimden küstürmek için, şeytan (aleyhi mâyestehık) bütün memleket halkını iğfal ederek aleyhime tahrik etmiş olacaktır ki; "Nazif, muhalif bir siyasetle ittihad-ı İslâm'a tarafdar eder, siyaset propagandası yapıyor" zihniyetini şiddetle aleyhimde, memleket halkına ve erkân-ı hükûmete kadar sirayet ettiriyorlar.

Ve bütün şeytanların tecessüsleri tahrik edilmiş. Güya aleyhdarlarım benden bir intikam almak hasebiyle gıyabımda, hem müdhiş cereyanı şiddetlendirmek için, kendilerince menfur telakki ettikleri Almancı nâmiyle hakaretlere maruz bırakmaktan çekinmediler.

Halbuki ben, Lillâhilhamd Risale-i Nur'un irşadiyle, hakaik-i îmaniye ve Kur'aniyeyi bütün kâinatın fevkınde gördüğümden ve îtikad ettiğimden, değil küre-i arzdaki cereyanlara, belki bana verilse de, bütün dünya saltanatına da âlet edemem. Ben, yalnız hakikatçı ve îmancı ve Kur'ancı Risale-i Nur'un bir hâdimiyim. Kaç senedir bütün bu hücumlariyle beraber, iki eser-i inâyet var:

Birisi Risale-i Nur'un neşriyatındaki hizmetime zarar verilmediği gibi, fevkalme'mul muvaffak olduk.

İkincisi: Her ne vakit şiddetli hücum edileceği zaman, Üstadımızdan dikkat emrini alıyorduk. Hem de Risale-i Nur'un âşikâr bir kerametidir ki, bin üçyüz ellidokuz (1359) sene-i hicrî Ramazan-ı Şerif'in on veya onikinci günlerinde -Allâh rahmet etsin- vefat eden kardeşlerimizden Hâtib Mehmed namındaki zât, Yirmialtıncı Lem'a olan İhtiyarlar Risalesini yazarken hasta olarak yazmağa kadir olmadığından (لآَاِلَهَ اِلاَّ هُوَ) kelime-i tevhidi yazarak bıraktığı, ziyaretine gelen diğer kardeşimiz ve fa'al arkadaşımız, Mehmed Feyzi Efendi'ye ikmalini rica ederek dünyaya veda ve ebedî hayatına, inşâAllâh bu kelime-i tayyibe ile hayatının sonunu mühürliyerek îmanlı olarak kabre girdiğini izhar ve Risale-i Nur'un talebelerine açık bir müjde ve tebşiratta bulunmuştur.

İşârât-ı Kur'aniye'nin yirmialtıncı âyetinin فَفِى اْلجَنَّةِ خَالِدِينَ sırrıyla, "Risale-i Nur talebeleri, îman ile kabre gireceklerdir" tebşiratının sıdkını gösteren bu açık kerametin ve tebşirat-ı azîmenin bütün kardeşlerimize tamim olunmasını, Risale-i Nur'un derece-i ulviyetini ve hâdimle-rinin mükâfatlarının ne zaman ve ne suretle verilmekte olduğunu aynel-yakîn bilinmek ve görülmek üzere, şu hakikat muvafık ise İşarat-ı Kur'aniye Risalesine tahşiye olunmasını rica ederim, kıymetli Üstadım.

Risale-i Nur şakirdlerinden

Ahmed Nazif Çelebi

(R.H)




    nur_gul

  • Admin ( Yönetim )
  • Mesaj: 5463
  • Konu: 933
  • Ver.Tşk : 465
  • Al.Tşk : 562
  • konusmak ihtiyac olabailir;ama susmak bir sanattir
  • Çevrimiçi
Ahmed Nazifin Bir Fikrasidir:
« Yanıtla #2 : 23 Mayıs 2010, 01:16:20 »

Ahmed Nazifin Bir Fikrasidir:
Aziz Kardeşlerim;

Sizin mübarek yazılarınız ve gönderdiğiniz risaleler hususan tevafuklular,hususan Aliler'in kıymetdar risaleleri, bilhassa Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesi bu havalideçok fütuhatı var, Altı - yedi aydır İstanbul'da da fütuhat yapıldı. Şimdi de vilâyât-ışark'a, Diyarbekir tarafına gitti. Hüsrev bilse ki, o risale vasıtasiyle ne kadar sevapkazanmış, pek fevkâlade memnun ve mesrur olacaktı. Şimdilik o yaldızlı veçok kıymetdar risale elimden çıktı. Hüsrev hesabına geziyor.

Buna mukabil o kerametli kalem bana bir nüsha, aynı tarzda yaldızlı yazmak veOndokuzuncu Söz'ü de, onun âhirine zeyli gibi ilhak etmek ve Mirac Risalesi'nin deüçüncü esasının âhirinde üç müşkilden birinci müşkilin (Elcevap)deyip, Risalet-i Ahmediyye delail'ini fihriste suretinde beyan eden üç, dört yaprağı taikinci müşkilin cevabına kadar, onu da âhirinde bir hâtime ve Ayet-ül-Kübra'nınonbeşinci mertebesindeki Risalet-i Ahmediyye bahsini de, eğer münasip görülse o dailhak edilsin.

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللَّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ مَا اَرْسَلْتُمْ لَنَا

Aziz kardeşlerim!

Âhirzamana işaret eden hadîsin âhirinde مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ âyetine dair iki dakika içinde ve hadîsin işaretini tashih ânında âni olarak mücmelen hatıra gelen işaret-i gaybiyenin gayet acelelik ile tevafuk-u cifrîsinde, zararsız bir küçük sehiv vuku' bulmuş idi. O vakitten beri daha ona dikkat etmemiştim.

Bu def'a, cidden ve hakikaten mübarekler hey'etinin cem' ve te'lif ettikleri Lâhika Risalesi'nin o âyete dâir fıkranın kitâbetinde bir kasdî sehiv gördüm. O ihtardârâne kasdî sehiv, benim kusurkârâne sehvimi bildirdi. O çok müdakkik ve çok mübarekler hey'etine beni çok minnetdar ve mesrur eyledi.

Şöyle ki: كَلِمَةً طَيِّبَةً makamı, bin iki (1002) diye sehven yazılmıştı.( ط ) sayılmamış; doğrusu, bin onbirdir (1011). Risalet-ün Nur'un makamına onüç farkla tevafuk etmekle beraber, izafeden tavsife geçse ( رِسَالَةٌ نُورِيَّةٌ ) olur. ( طَيِّبَةً ) deki tenvin, bir derece vakfolduğundan sayılmazsa, tam tamına bir tek fark ile; şedde sayılmazsa, farksız olarak tevafuk eder.

Hem mana cihetiyle iki âyet, iki cereyana işaretleri ve münasebetleri ve tetabukları çok kuvvetli bulunduğundan, nâkıs bir tevafuk ve zaîf bir emare dahi kâfidir.

Hem, böyle makamlarda, böyle büyük yekûnlerde bu gibi küçük farklar zarar vermez. Ben tahmin ederim bu sehiv, beşinci âyetin işaretindeki sehiv gibi ehemmiyetli bir kısım işârât-ı gaybiyenin anahtarı olacak; ve bu muazzam âyet, otuzüçüncü âyet olmasına bir işaret idi. İnşâAllâh, istikbalde bir kardeşimiz o hazineyi açacak.

* * *

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللَّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Âli Cenab Kardeşlerim!

Bu kusurlu kardeşinizin kusurlarını, sehivlerini görmek istemiyorsunuz, görsenizde kerimâne, âlicenâbâne setrediyorsunuz. Fakat sizin gibi hâlis ve sıddıkkardeşlerime karşı kusurlarımı itiraf etmek ve söylemekle mesrur oluyorum,mahcub olmuyorum.

İşte binler kusurlarımdan bir kusurum da budur ki; İşârât-ül-İ'caz'ıntevafukatına dair birinci defa Şamlı Tevfik'le beraber baktığımız vakitte,Mucizat-ı Ahmediye bahsi sahifesi açıldı diye satırbaşında elifler ondörttür,birbiriyle muvafık nihayetindeki ( تا ) lar dahi sevincimin verdiği acele ile tam dikkat etmemiştik üç ( تا) yıgörmemiştik, ona da muvafık demiştim. O vakitten beri bakmamıştım. Benim busehiv ve kusurumu fihristede tashih edersiniz. Fakat bu sehiv altında İşârât-ül-İ'caz'ın hurufatının vaziyetinde gayet ince ve derin bir intizam ucunu gördük, belkio kusûra keffaret olur. Şöyle ki; aynı iki sahifede yetmişaltının sahifesininbaşında beş harfi ( ن ) dan ( و ) dan başka beş harfi (bir) de ittifak ediyorlar. O sahifeninsatırlarının âhirinde ( تا ) dan başka, yine beşi (bir) den ittifak edip, ikisi ikidetevafuk ediyor. Karşıki sahifenin satır başında ( ا ) ( و ) dan başka on harf var,altısı (bir) de tevafuk, dördü de (iki) de tevafuk ediyor. Satırların nihayetlerindealtı tane ( تا ) dan başka iki tane (bir) iki tane (iki) de beraber, iki (iki), üç (dört), o ikisahifede (tâ) altı, (Sâkin elif) altı, ( ن) altı, ( و) beş, sakîn elif (beş), elif(Ondört).

İşte bir iki dakikada bu iki sahifedeki sehiv ve kusurumun altında, kusurumu tamiredecek mecmu-u kitabta başka bir tarzda bir derin intizamın bu ucunu gördüm.Şimdi yanımdaki Küçük Hüsrev, Hilmi, Şamlı'nın halefi Hâfız Tevfik,bunlar da bu ucu görüp derin bir hakikatın emaresidir deyip, size yazdılar. Ben de bukardeşlerimle ve Emin ve beraber, hem selam ve hem dualarınızı istiyoruz.

Kalemi harika, hem kerâmetli Hüsrev'in bu def'a ona havale ettiğimiz Mûcizat-ıAhmediyye zeyilleriyle beraber bizce o kadar ehemmiyeti var ki, târif edilmez. Nur ve Gülfabrikalarının bu havâlide tâ uzaklara kadar tüm fütuhat..

Bugünlerde Tefsir'in ve Onuncu Söz'ün tevafukatına baktım. Kendi kendime dedim ki: Bu ziyade tafsilât israftır, ehemmiyetli mes'eleler çoktur, vakit zayi olmasın. Birden ihtar edildi ki: O tevafuk altında çok ehemmiyetli bir mes'ele vardır. Hem madem tevafukta bir inâyet-i hâssa ve iltifat-ı Rahmanî, Risale-i Nur'a karşı tezahür etmiş. O iltifata karşı hiss-i şükran ve memnuniyet ve müteşekkirâne sevinç, ne kadar ifratkârane de olsa israf olamaz. Bu ihtar mücmelini iki cihetle izah edeceğim:

Birincisi: Her şeyde -ne kadar cüz'î de olsa- bir kasd ve iradenin cilvesi bulunmasıdır; tesadüf, hakikî olarak olmamasıdır. Evet kesretin en küçük dağınık ve en ziyade tesadüfe verilen, kelimattaki hurufatın vaziyetleridir. Hususan kitabette, mâdem hiç münasebeti olmıyan ve ihtiyar-ı beşerî karışmıyan hurufatın vaziyetlerinde bir tenasüb, bir nizam bulunuyor; elbette bir irade-i gaybî tahtında vaziyetler veriliyor.

Hiçbirşey dâire-i ilim ve kudretinden hariç olmadığı gibi, dâire-i irade ve meşietinden dahi hariç değildir ki; böyle cüz'î ve dağınık şeylerde dahi bir tenasüb gözetiliyor ve tanzim ediliyor. Ve o tanzim içinde ve irade-i âmme cilvesinde, bir inâyet-i hassa suretinde, Risale-i Nur'a bir imtiyaz nev'inde, hususî bir teveccüh ve iltifat görülmüş. Ben bu derin mes'eleyi görmek için, İşârât-ül İ'caz tefsîrinin tevafukatına dikkat ettim; kat'î bir kanaat ile o sırrı bildim ve hissettim.

İkinci cihet: Nasılki çok mübarek ve kudsî büyük bir zat, gayet fakir ve muhtaç bir adama, ümid edilmediği bir tarzda, iltifatkârane, bir kabda bazı kâğıtlara sarılı bir hediye ihsan etse; elbette o bîçare adam, o pek büyük zâta karşı, hediyenin binler mislinden fazla teşekkür etmek ister. Ve bin o hediye kadar kıymetli bulunan, o hediye ile gösterilen iltifatına karşı ne kadar teşekkürde israf ve ifrat etse de makbûldür. Ve o çok mübarek zâtın o hediyesine sardığı kâğıtları da teberrük deyip şeker gibi yese, hâttâ o hediye içindeki cevizlerin sert kabuklarını da teberrük diye ekmek gibi yutsa ve o hediyenin kabını mübarek bir kitab gibi öpse ve başına koysa, israf olmadığı gibi; aynen öyle de, Risale-i Nur yüzünde irade-i âmme, inâyet-i hâssa iltifatını tevafuk zarfıyla ihsan edilmiş. Elbette tevafuka dair tafsilât, tasvirat fiilî teşekküratın bir nev'idir ve sevincin ve minnetdarlığın heyecanlı tereşşuhatıdır. Kusura bakılmaz. Evet böyle bir zâtın iltifatını gösteren maddî kırk para ihsanına karşı kırk bin teşekkür edilse israf değil.

İkinci Mes'ele: Ben hem kendimde, hem bu yakındaki Risale-i Nur talebelerinde, şuhur-u Muharremeden sonra bir yorgunluk ve şevkte bir fütur görüyordum. Sebebini vâzıhan bilmiyordum. Şimdi, eskide söylediğim tahminî sebeb, hakikat olduğunu gördüm. Şöyle ki:

Nasıl maddî hava fena ise, fena te'sir ediyor. Mânevî hava da bozulsa, herkesin istidadına göre bir sarsıntı verir. Şuhur-u selâse ve muharremede Âlem-i İslâm manevî havası, umum ehl-i îmanın âhiret kazancına ve ticaretine ciddî teveccühleri ve himmetleri ve tenvirleri o havayı sâfileştiriyor, güzelleştiriyor. Müdhiş ârızalara ve fırtınalara mukabele ediyor. Herkes o sayede ve sayesinde derecesine göre istifade eder.

Fakat o şuhur-u mübareke gittikten sonra, âdeta o âhiret ticaretinin meşheri ve pazarı değiştiği gibi; dünya sergisi açılmağa başlıyor. Ekser himmetler, bir derece vaziyeti değişiyor. Havayı tesmim eden buharat-ı müzahrefe o manevî havayı bozar. Herkes derecesine göre ondan zedelenir.

Bu havanın zararından kurtulmak çaresi, Risale-i Nur'un göziyle bakmak ve ne kadar müşkilât ziyadeleşse kudsî vazife itibariyle daha ziyade ciddiyet ve şevkle hareket etmektir. Çünki başkaların füturu ve çekilmesi, ehl-i himmetin şevkini, gayretini ziyadeleştirmeğe sebebdir. Zira gidenlerin vazifelerini de bir derece yapmağa kendini mecbur bilir ve bilmelidirler.

* * *

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللَّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ تَوَافُقَاتِ الْكَلِمَاتِ وَحُرُوفَاتِهَا فىِ كِتَابِ الْكَائِنَاتِ

Azîz, Sıddık, Âlîcenab Kardeşlerim!

Nur ve Gül Fabrikalarının vaziyetlerinden, bu acîb zamanda ne tarzda olduğunu haber vermiyorsunuz. Halbuki bu dünyada en ziyade alâkadar olduğum onlardır. Her ne ise... (Hâşiye)

(Hâşiye): Huruf-u Kur'aniyeyi tercüme ile tahrif, tebdil, tağyir etmek; mülhidlerin dehşetli cinayetlerine mukabil cihad eden Said, ifratkârane ve müsrifane tevafukta çok tedkikatı lüzumsuz değil, mânasız olmaz. (Bu yazı Üstad Hazretlerinin kendi el yazısı iledir.)

Bu def'a hakikatların yemişleri nev'inde ve Risale-i Nur talebelerinin medar-ı teşviki olan letaif-i tevafukiyeden birisini, Feyzi'nin sebebiyle ve arzusuyla size gönderildi. Şöyle ki:

Bir gün tashihat işim yoktu. İşarat-ül İ'caz'ın ( ت ) tevafuku hakkında yanlışım ve sehvim hâtırıma geldi. Bir keffaret-üz zünub aradım. Birden Lafzullah'ın başı olan elif, Risale-i Nur'un bir muhtasar fihristesi ve çekirdek-i aslîsi olan İşârât-ül İ'caz'da ve resail-i sairede kerametkârâne vaziyetler gösterdiğini düşündüm. Acaba Lâfzullah'ın ( ل ) ve ( ه ) harfleri dahi ne vaziyet gösterecek diye baştan aşağıya bütün (İşârât-ül-İ'caz'ı) sahifelerdeki satır başları ve nihayetlerini saydım. ( ل ) ve ( ه ) nin elif gibi kerametkârâne vaziyetini gördüm. Belki inşâAllâh, tevafukta sehivden gelen kusurlarıma ve yanlışlarıma bu da bir küçük keffaret-üz zünûb olur.

Evvelki mektubda, İşârât-ül İ'cazda, sair hurufatın mecmuu başka bir tarzda ehemmiyetli bir vaziyet-i hârikaları bulunduğuna bir işaret, bir uç, bir emare gördüğümüzü size yazmıştık; fakat o geniş sırrı tamamen görmek çok zamana muhtaç olduğundan, çok ehemmiyetli vazifeler şimdilik onunla iştigale müsaade etmedi.




 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
186 Gösterim
Son İleti 04 Ağustos 2010, 14:52:01
Gönderen: hacer35
4 Yanıt
216 Gösterim
Son İleti 12 Ocak 2009, 16:10:24
Gönderen: TUVA
1 Yanıt
166 Gösterim
Son İleti 04 Mart 2009, 19:07:56
Gönderen: ravza_gülü
5 Yanıt
200 Gösterim
Son İleti 09 Mart 2010, 14:48:29
Gönderen: hacer35
1 Yanıt
113 Gösterim
Son İleti 28 Temmuz 2010, 05:22:30
Gönderen: hacer35

Ahmed Nazifin Bir Fikrasidir: - Wuslata Hasret | Hizmet Yolu